
Harry Belafonte
Ralph Burton

Ralph Burton is a miner who is trapped for several days as a result of a cave-in. When he finally manages to dig himself out, he realizes that all of mankind seems to have been destroyed in a nuclear holocaust. He travels to New York City only to find it deserted. Making a life for himself there, he is flabbergasted to eventually find Sarah Crandall, who also managed to survive. Together, they form a close friendship until the arrival of Benson Thacker who has managed to pilot his small boat into the city's harbor. At this point, tensions rise between the three, particularly between Thacker, who is white, and Burton, who is black.

Çocukluktan beri yakın arkadaş olan Ruth (Keira Knightley), Tommy (Andrew Garfield) ve Kathy (Carey Mulligan) başka insanlara organ sağlamak için klonlanmışlardır. Üç arkadaşın çocukluk yılları yatılı bir okulda geçmiştir. Erişkinliğe ulaştıklarında ise ürpertici gerçekle tanışmaları ve kendilerine çizilmiş olan kaderlerine hazırlanmaları gerekmektedir.

In 1964, atomic war wipes out humanity in the northern hemisphere; one American submarine finds temporary safe haven in Australia, where life-as-usual covers growing despair. In denial about the loss of his wife and children in the holocaust, American Captain Towers meets careworn but gorgeous Moira Davidson, who begins to fall for him. The sub returns after reconnaissance a month (or less) before the end; will Towers and Moira find comfort with each other?

It's the end of the world. Seeking meaning and thrills in their last days alive, Rose and Michael embark on a cross-country road trip to see Rose's grandmother as a devastating asteroid threatens to wipe out life on Earth. Along the way they encounter other lost souls, each with their own very different perspective on the impending doom.

Duyguların ve birçok hastalığın kökünün kurutulduğu distopik bir gelecekte insanlar duygusuz bir robot gibi, bu nedenle huzur içinde yaşamaktadır. S.O.S. adında daha önceden keşfedilmemiş bir bulaşıcı hastalık, Silas'ın (Nicholas Hoult) yeniden hissetmesine ve iş arkadaşı Nia'ya (Kristen Stewart) aşık olmasına neden olur. Nia da aynı hastalıktan muzdariptir ve ikili gözlerden uzak bir şekilde ve kesinlikle yasak olmasına rağmen aşk yaşamaya başlarlar. Ancak bir süre sonra hastalığın ilacı bulunmuştur ve Silas ile Nia, hislerini ve birbirlerini kaybetmemek için her şeyi göze almaya hazırdır.

Uzun süredir görmedikleri kızlarının evleneceğini ve o akşam yemeğe nişanlısı ve onun ailesiyle geleceğini öğrenen anne baba Drayton'lar hemen hazırlıklara başlar fakat kızları, damadın siyah olduğu gerçeğini söylemeyi atlamıştı. Amerikan toplumunun gedikli konusu ırkçılığa, muhafazakarlık ile hümanitenin müsabakası üzerinden yaklaşan 'Guess Who's Coming to Dinner', güçlü oyuncu kadrosu ve nefis senaryosuyla eşsiz bir klasik.

Gençlik aşkı olan Eden’i bulabilmek için ikiz dünyada onu aramaya başlar. Yönetmenliğini ve senaristliğini Juan Diego Solanas'ın üstlendiği filmin baş rollerinde Kirsten Dunst ve Jim Sturgess yer alıyor.

Filmde iki role sahip olan Julie Christie hem Oskar Werner’in kuralcı ve zevk peşinde koşan eşi Linda’yı hem de kitap koleksiyoncusu metresi Clarisse’i oynuyor. Montag devlet tarafından kitapları yakmak üzere görevlendirilmiş bir itfaiye eridir. Kitap okumaya cesaret eden devrimci öğretmen Clarisse ile tanışınca kendisini kaçak avının içinde bulur. Montag, sadece iki kadın arasında değil, kişisel güvenliği ve fikir mülkiyeti arasında da seçim yapmak zorundadır.

Hayatının baharında, genç ve güzel yüzlü Cesar (Eduardo Noriega) fazlasıyla güvendiği yüzünün şeklini bir kazada kaybedince yıkılır. Bir gün bir partide Sofia (Penelope Cruz) ile tanışır ve ona tutkuyla bağlanır. Lineer bir kurgu yapısına sahip olmayan filmde bir süre sonra Cesar korkunç kabuslarıyla yüzleşecektir * Vanilla Sky bu filmden kopyalanarak yapıldı

Film, dünya edebiyatının baş yapıtlarından olan 'Çavdar Tarlasındaki Çocuklar" romanının yazarı J.D. Salinger'in hayatını konu ediyor. Yazarın hem kariyeri, hem gençlik yılları hem de kendisine ağır bir travma yaşatan İkinci Dünya Savaşı sırasında cephede verdiği mücadele anlatılıyor.

Amerikalı yazar Lois Lowry'nin romanından beyazperdeye uyarlanan film, ütopik bir dünya düzeninde geçiyor ve bu dünyada insanların zihinlerinde bulunan geçmişe dair anılar ve bilgiler tamamen siliniyor. Dolayısıyla artık insanların hafızalarında ne suç, ne yoksulluk ne de hastalıklar kalır. Bu geçmişi ayrıntılarıyla bilen tek kişi ise 'The Giver' isimli yaşlı bir adamdır. 12 yaşındaki Jonas, yaşlı adamın yanında çalışmaya başlayınca insanlığın hafızalarından silinen geçmişini öğrenmeye başlar. Zamanla bu sırların acımasızlığıyla yüzleşen Jonas'ın hayatı tam bir kaosa dönüşecektir...

Aşk ve savaş üzerine alışılmadık derecede sevimli, zeki ve komik bir film. “Guguk Kuşu”, Rus askerlerin Finli keskin nişancılara taktığı addır. Eylül 1944. Finlandiya, SSCB ile bir ateşkes antlaşması imzalayarak savaştan çekilir. Ama nefretin anlamsızlığının büsbütün ortaya çıktığı bir yerde, gözden ırak bir çiftlikte kıstırılmış olan filmin ana karakterleri bu gerçekten haberdar değildir. Gizli servisin tutukladığı Rus yüzbaşı İvan ile Finli keskin nişancı Veiko talihin bir cilvesi olarak aynı yere sığınmak zorunda kalır; burası, onlara düşman değil de birer erkek gözüyle bakan Anni adlı genç Lapon kadının çiftliğidir. Üçü, birkaç gün aynı yerde birlikte yaşamak zorunda kalır. Herbiri yalnızca kendi anadilini (Fince, Rusça, Laponca) konuşabildiği için, kimi komik, kimi trajik müthiş yanlış anlamalar ortaya çıkar.

Winston Smith, Büyük Birader'in kesintisiz gözetimi altındaki totaliter ve sefil durumdaki Oceania'ya katlanmaktadır. Fakat aşık olma ve özgür düşünme suçunu işleyinde hayatı tehlikeli bir döneme girer. "Aşk bakanlığı"na gönderilen Winston orada kendisinin düşüncelerini kontrol etmek ve ruhunu paramparça etmek için hazır bekleyen serinkanlı ve güvenilmez biri olan O'Brien'ın insafına kalır.

It's just another day in the small town of Hamlin until something disastrous happens. Suddenly, news breaks that a series of nuclear warheads has been dropped along the Eastern Seaboard and, more locally, in California. As people begin coping with the devastating aftermath of the attacks — many suffer radiation poisoning — the Wetherly family tries to survive.

14 yaşındaki kızı Grace'in, çok sevdiği atının sırtındayken kaza geçirmesi üzerine, bir dergi editörü olan annesi Annie, kızının kaderinin atıyla ayrılamaz biçimde bağlantılı olduğunu fark eder ve Atlara Fısıldayan Adamlar olarak bilinen sorunlu atları tedavi etmeleriyle tanınan at uzmanı seyislerden birini bulabilmek amacıyla bir kampanya düzenler. Sonunda Tom Booker (Robert Redford) adlı bir seyisin Montana'da bu işi yaptığını ve çalışmalarıyla adeta efsaneleştiğini öğrenir. Bunun üzerine kızı Grace ile Pilgrim adlı atını yanına aldığı gibi karavanıyla Montana'ya doğru yola çıkar.Tom Booker, bu kaza sonucunda darmadağın olan hayatları kurtarmak için çaba gösterirken şefkatli at bakıcısıyla kızın annesi arasında sevgi çiçekleri filizlenmeye başlayacak ve bunun sonucunda hem harika hem de trajik sonuçlara yol açacak bir aşk doğacaktır.

Gerçek mutluluk, başarı ve aşkın ne olduğuna dair yıllarca anlaşmazlıklar yaşayan Dave ve Clarice Johnson, sonunda evliliklerini bitirme noktasına gelirler. Clarice bir araba kazası geçirdiğindeyse içine attıkları ortaya çıkar. Aralarındaki farklılıklar, Clarice’in fiziksel terapi görmesiyle daha çok artmıştır. Dave de Julie ve oğlu Bryson ile vakit geçirmeye başlar. Dave, onlarda bulduklarıyla bir aile olmanın ve tutkulu bir eşin özlemini duymaya başlamıştır. Hayatlarında yaşanan bu değişikliklerle Dave ve Clarice, artık birbirlerine ettikleri yeminin kolayca bozulup bozulmayacağıyla yüzleşmeleri gerekmektedir.

Tutku, aşk, ihanet. Yakışıklı, varlıklı ve karizmatik David Aames rüya gibi bir hayat sürmektedir. Bir gün hayatının kadınıyla karşılaştığını düşünür. Tek sorun onun, en yakın arkadaşının kız arkadaşı olmasıdır. Kısa süre sonra kız arkadaşının sebep olduğu bir araba kazasında yüzü tanınmayacak şekilde parçalanır. Hayata küsen David’in karşısına, onu eski haline döndürebileceğini söyleyen bir doktorun çıkmasıyla kendisi için hayaller ve gerçek arasında tehlikeli bir serüven başlar.

In early 20th century New York City, an impoverished socialite desperately seeks a suitable husband as she gradually finds herself betrayed by her friends and exiled from high society.


Fakir bir adam olan George Eastman toplumda saygın bir yer edinmek ve sosyetik güzel bir kadının kalbini kazanmak için çabalamaktadır. Shelley Winters'ın oynadığı fabrika kızının karanlık sırları ise Eastman'ın iş ve aşk hayallerini tehlikeye düşürmektedir. Korku ve arzu ile karışık Eastman kendini ümitsiz bir tutkunun peşinde sürüklenirken bulur.

Eilis Lacey (Saoirse Ronan), İrlanda'nın fakir mahallelerinden birinde yokluk içinde yaşayan bir kızdır. Sevmediği bir işte annesinin hatrına çalışan Eilis'e kasabasındaki kilise papazı yardımcı olur ve onu Amerika'ya güvenilir bir tanıdığın yanına gönderir. 1950'li yılların New York'unda Brooklyn’e gelen genç kız, Amerika'nın gelecek vaatleri için annesinin evini terk eder. Ayakları üzerinde durma mücadelesi veren Eilis bu arada bir gençten de çok hoşlanır. Fakat gurbet özlemi birkaç ay sonra Eilis için dayanılmaz olur ve bu sırada annesinden gelen bir haber ile İrlanda'ya birkaç haftalığına dönmeye karar verir. Amerikan rüyası İrlanda'daki geçmişi yüzünden bozulan Eilis, iki ülke ve üzerinde yaşadığı hayatlardan birini seçmek zorunda kalacaktır.
Daha iyi bir deneyim sunmak ve site trafiğini analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz.



0 Yorum
Yorum Yap
Yorumlar moderasyona tabidir