
Drew Fuller
Jason Stevens

Petrol milyarderi Howard 'Red' Stevens’ın vefatından sonra açgözlü ve paragöz ailesi mirasının peşine düşer. Büyükbabasından nefret eden şımarık ve bencil torunu Jason Steven’i ise büyük bir süpriz beklemektedir. Mirastan payını alabilmek için aile, arkadaşlık ya da sevgi gibi konularda kendisine verilen 12 görevi tamamlamak zorundadır. Bu sırada tanıştığı lösemi hastası küçük Emily ve annesi Alexia Jason’ın hayata bakış açısını değiştirecektir * Klasik bir kendini bulma filmi ama yine de bir şeyler sizi filme çekiyor. Güzel bir seyirlik. Ailecek izlenip keyif alınabilir. Bu tarz bir filmde bulmayı beklemediğiniz cesur bir hamle yapıyor ve benzerlerinden bir tık öne geçiyor. Abigail Breslin ise her zaman ki gibi çok tatlı.

Drew Fuller
Jason Stevens

Abigail Breslin
Emily Rose

James Garner
Howard 'Red' Stevens

Bill Cobbs
Ted Hamilton

Ali Hillis
Alexia

Lee Meriwether
Miss Hastings

Brian Dennehy
Gus

Brett Rice
Bill Stevens

D. David Morin
Jack Stevens

Mircea Monroe
Caitlin

Donna Cherry
Sarah Stevens

Catherine McGoohan
Ruth Stevens

Mark Joy
Bill's Lawyer

Mel Fair
Jack's Lawyer
Alecia Brady Curcuru
Bill's Wife

Hayatını kütüphaneci olarak idame ettiren Taylor, aniden işsiz kalır. Kendisine yeni bir hayat kurmak için Montana'daki küçük kasabasına geri döner. Şimdi Taylor, kardeşini ve kasabadaki küçük oteli, farklı fikirleri olan iş adamı Joel Sheenan'dan kurtarmak zorundadır. Böylece Taylor için mücadele dolu anlar başlar.

Hayatı alt üst olurken, bekar anne Christine, Noel'de aşka ve iyi şansa yol açan sihirli bir aile yadigarı bulur.

Film, kız arkadaşının ölmekte olduğunu keşfeden 17 yaşındaki bir adamı izliyor. Genç adam bu yüzden kız arkadaşının hayatının son yılında ona bütün bir hayat vermeye karar verir.

Genç bir çift, yaklaşmakta olan düğünlerinin heyecanı içindedir. Tam da bu tatlı koşuşturmanın içinde hayatlarını değiştirecek acı bir haber alırlar. Damada tedavi edilemeyen karaciğer kanseri teşhisi konulur ve genç adamın yaşamak için sadece birkaç ayı vardır.

Sonsuza Kadar: Michael Boyum adlı bir gencin gerçek olaya dayanan hikayesini konu edinirken kanserle savaşan genç bir adamın, verdiği savaş sırasında çıktığı ruhsal inanç yolculuğu güçlü bir şekilde anlatıyor.

Film, William P. Young'un 2007'de yazılan çok satan romanından esinlenilerek beyaz perdeye uyarlandı. Kızı Missy bir cinayete kurban gittikten sonra depresyona giren babası Mack Phillips (Sam Worthington), kızının ölü olarak bulunduğu kulübeye gitmesini söyleyen gizemli bir mektup alır. Şüphelerine rağmen oraya gitmeye karar veren Mack, kulübede üç yabancı ile karşılaşacaktır: İsa, Kutsal Ruh Sarayu ve Tanrı!

Orson Welles‘in başyapıtlarından “Muhteşem Ambersonlar“, aynı zamanda yönetmenin en talihsiz filmlerinden birisi. Yapımcı firmanın marifetiyle yarısından çoğu kurguda yok edilerek (148 dakikadan 88 dakikaya indirildi) gösterime sokulan “Muhteşem Ambersonlar“, aristokrat bir ailenin çöküşünü ve güç dengelerinin bozulması yüzünden bir anda sınıf düşmesini anlatıyor. George Amberson Minafer (Tim Holt) aristokrat bir ailenin, güç-budalası haline gelmiş oğlu. Bir mucit olan Eugene Morgan (Joseph Cotten) George’un annesine aşık oluyor, ancak kadın çok daha zengin bir adam olan Wilbur Minafer’ın (Donald Dillaway) büyüsüne kapılıyor. Yıllar sonra Eugene şehre geri dönüyor, üstelik yeni bir icadın, otomobilin yaratıcısı olarak... Welles’in ölümünden sonra bilgisayarla renklendirilen filmin kurgusunu ileride birçok başarılı filme imza atacak olan Robert Wise yapmıştı.

Almut, yakın zamanda boşanmış olan Tobias'la tesadüfen karşılaşmasıyla hayatının sonsuza kadar değiştiğini fark eder. Ancak birbirlerine aşık olduktan, bir ev inşa ettikten ve bir aile kurduktan sonra zor bir gerçek ortaya çıkar.

Klasik bir kült olan bu filmde alışılmadık bir çifti izliyoruz. Ekranlarda görmeye alışık olduğumuz türden çiftlere ait bildiğimiz ne varsa tümüne meydan okuyan bir birliktelik. Harold olarak izlediğimiz Bud Cort, zenginliğinden sıkılmış ve tüm ilgisine ölüme vermişa. Maude ise hayat hakkında pek çok şey bilen eski bir serseridir. Senaryosu Colin Higgins'e ait olan filmi Hal Ashby yönetmiş. Sevginin sınır tanımadığına dair eğlenceli ve etkileyici bir film. Müzikler ise Cat Stevens'e ait.

Joan ve Tom uzun yıllardır evlidir. İlişkilerinde ancak bir ömrü beraber geçiren çiftlerin sahip olabileceği bir rahatlık vardır. Şefkat ve mizahla gösterilen derin bir sevgiyle bağlı olmanın getirdiği bir rahatlık. Ancak Joan’a meme kanseri teşhisi koyulunca takip eden tedavi süreci çiftin ilişkisine yeni bir boyut kazandırır ve Joan’a bir şey olursa ne olacağı sorusuyla yüzleşmek zorunda bırakır.

Başarılı bir reklam ajansının sahibi olan Bob Jones, doktorundan aldığı haberle hayatının en büyük şokunu yaşar: Ölümcül bir kanser hastalığına yakalanmıştır ve artık geri dönüşü yoktur. Büyük bir umutsuzluk içinde, henüz doğmamış çocuğu için bir ev videosu çekmeye başlar. Amacı, ileride çocuğunun babasını tanıyabilmesi ve onun kim olduğunu öğrenebilmesidir. Ancak bu duygu dolu iç hesaplaşma ve bir Çinli şifacıya yaptığı ziyaretler, Bob’u içinde bulunduğu umursamazlık halinden uyandırır. Kendi korkularının ve öfkesinin sadece kaçınılmaz sondan kaynaklanmadığını, aksine geçmişinde saklı olduğunu fark eder…

1967 yapımı komedi Barefoot In The Park'ın sevilen çifti Robert Redford ve Jane Fonda yıllar sonra bir kez daha beyaz perdede bir araya geliyor. İkilinin yeniden romantik anlar yaşadığı film, ikiliyi bir araya getiren 4. yapımdır. 2 Oscar ödülü sahibi Fonda ile 1 Oscar ödülü sahibi Redford bu kez kapı komşuları olan iki dul insanı canlandıracak. Yıllardır Colorado'nun küçük bir kasabasında birbirinin yanında yaşayan bu iki dul, Addie Moore ve Louis Waters, hiçbir şekilde iletişim halinde değildir. Ancak bu durum Addie'nin komşusuyla iletişime geçmek için attığı bir adım ile değişmek üzeredir. Bu adım ikisinin de hayatını değiştirecektir...

Bir süre önce Diana adlı masum bir kadın, bulunduğu lokantada başlayan bir çatışmada kaza kurşunu sonucu hayatını kaybetmiştir. Diana'nın nişanlısı olan Joe bu acı olay sebebiyle Diana'nın anne babasının yanında yaşamaya başlar. Aile içinde bu trajeidiyi herkes içine atarak olmamış gibi göstermeye çalıştığı için, sorunlar başka şekilde dışarı vurulmaktadır. Yazar olan anne Jojo, artık yazamamakta, babası Ben ise herşeyi görmezden gelmeye çalışmaktadır. Bir taraftan eşinin nişanlısının katilinin ceza alması için çaba gösteren Joe da başka bir kadına ilgi duymaya başlar.

13 yaşındaki Vic (Sophie Marceau), çocukluk ile yetişkinlik arasındaki o garip geçiş dönemindedir. Yeni bir okul ve yeni bir arkadaş çevresi demek yeni partiler anlamına gelir. Tabii erkek arkadaşlar da bu denklemin bir parçasıdır. Ancak Vic'in tek sorunu ergenlik değildir; annesi ve babasının evliliği sallantıdadır. Vic aradığı desteği büyükannesinde bulur. Bu delidolu kadın ilk aşkını yaşayan Vic'e inanılmaz eğlenceli tavsiyelerde bulunur. 1980'lerin bu ilk gençlik filmi, masumiyetin ve içtenliğinde bir filmi. Vic'in başından geçen eğlenceli olaylar hepimizin başından geçmedi mi? Sophie Morceau'nun 13 yaşında rol aldığı bu film, uluslararası kariyerinin başlangıç noktası olma özelliğini de taşıyor.

30’larında iki kardeş olan Wilbur ve Harbour, babalarından kalma kitapçıyı işletmektedirler. Kardeşi Wilbur’ın hayata bağlarını yitirmiş olması ve sürekli intihar girişimlerinde bulunması, Harbour’u çok tedirgin etmektedir.

Elliot, kaygısız bir New York delikanlısıdır. Bir gün kanser hastası olduğunu öğrenmesiyle hayatı alt üst olur. Ama çok geçmeden ihtiyacı olan huzuru metroda tanıştığı Mia'da bulur ve birbirlerine deli gibi aşık olurlar. Artık Mia, Elliot için her şeyini feda etmeye hazırdır.

La Boum dizisinin ilk filminde 13 yaşındaki maceralarına tanık olduğumuz Vic (Sophie Marceau) artık 15 yaşındadır. Geçen iki yılda çok şey değişmiştir. Ayrılmayı düşünen annesiyle babası yeniden bir araya gelmiştir, büyükannesi ise gençlik aşkı ile romantik bir ilişki yaşamaktadır. Ancak Vic aradığı gerçek aşkı bir türlü bulamamıştır. Tam da bu dönemde, bir tren yolculuğunda Philippe ile tanışır. Vic kendini tamamen açabileceği "büyük aşkı sonunda bulmuş olabilir mi? İlk La Boum filmi kadar büyük bir heyecanla karşılanan La Boum 2, Sophie Marceau'nun güzelliği ve yeteneğini sergilediği unutulmaz bir yapım oldu. Ve en az ilki kadar da eğlenceli ve romantik...

1962 yılında hem Cannes hem de Venedik Film Festivallerinden ödülle dönen, aynı yıl George Meliee ödülünün de sahibi olan Beşten Yediye Cleo, Vardanın yönetmenlik adına ilk başarısı. Kanser olduğu gerçeğiyle yüzleşen genç ve güzel bir Fransız pop şarkıcısı Cleonun öyküsü. Kendince geri dönüşleriyle hayatını irdelediği doksan dakikayı Cleoyla birlikte yaşıyoruz. Aynı zamanda Cleonun hayata dair sorularıyla da karşı karşıya kalıyoruz: Böyle bir zamanda ne yapılabilir?, Nasıl yapılır? Cleo, bu soruların cevaplarını ve kişisel ilişkilerini sorguluyor. Bu soruların cevaplarını hem bugünde, yaşadığı hayatta hem de yeni tanıdığı insanlarda arıyor. Kanser psikozunun, korkusunun çevrelediği filmde zaman ilerledikçe değişik insan yüzlerinin geçtiği Paris sokaklarına, içeriğini kaybetmiş hareketsiz ve durgun bir zamana dönüyoruz...

Maggie "Seninle beraber yaşamıyorum" diye çıkıştı Brick'e. "Aynı kafeste duruyoruz, o kadar." Tennessee Williams'ın 1955 Pulitzer ödüllü oyununun çarpıcı diyalogları ve yoğun duygusallığı oyunun bu film versiyonunda fırtına gibi gürlüyor. Kızgın Damdaki Kedi, olgun yaşlara hitabeden konuları ve ateşli performanslarıyla büyük gişe yapmış.Paul Newman, sorunlu eski spor yıldızı Brick rolündeki hassas performansıyla ilk kez Oscar Ödülü'ne aday gösterilmiş. Elizabeth Taylor ise, hayata olduğu gibi değil de birgün olmasını umduğu şekliyle sarılan kedi Maggie rolüyle ikinci kez aday olmuş. Burl Ives'in yalancılıktan nefret eden Big Daddy rolünde Broadway'deki ününü perçinlediği Kızgın Damdaki Kedi, yakıyor.

Elma ve pirinci ile ün salmış küçük bir köy ve bu köyde kesişecek olan 3 farklı hayat. Mi-sung-Li köyü elmacılık ve pirinç ile geçinen ve oldukça sıradan olan bir köydür. Bu köyde hayat çiftçilik ile geçmekte ve olağan dışı hiç bir şey olmamaktadır. Bu kadar sıradan görünen bir köye dönmek herkesin isteyeceği bir şey değildir. Ancak bir zamanlar bu köyde yaşayan ama uzun zaman önce köyü terk etmiş olan genç bir kadın olan Hye-won bu köye geri döner ve bu yüzden de sorunları ve geçmişi ile yüzleşmekten kaçamaz. Hye-won köye yeniden ayak durmaya çalışmakta ve her fırsatta Seul'a dönmeyi ertelemektedir. Fakat Hye-won'un bu kaçışlarının ardında farklı korkuların gizlenmiş olduğu eski arkadaşları Jae-ha ve Eun-sook ile yeniden karşılaştığında anlaşılır bir hal alır. Hye her ne kadar her şey yolunda gibi davransa da arkadaşları ile olan yeniden canlanan ilişkileri Hye için hayatında tam bir dönüm noktası olacaktır.
Daha iyi bir deneyim sunmak ve site trafiğini analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz.

0 Yorum
Yorum Yap
Yorumlar moderasyona tabidir