
Richard Jenkins
Erik

İnsanlar (The Humans), Blake ailesinin Şükran Günü kutlaması bahanesiyle bir araya gelmesini konu alıyor. Aşağı Manhattan'da geçen bu buluşma, başlangıçta sıcak bir aile yemeği gibi görünse de, gece ilerledikçe duvarların ardında saklanan gerilimler ve bastırılmış duygular yüzeye çıkıyor. Farklı jenerasyonlardan üyelerin geçmişten gelen hayal kırıklıkları, geleceğe dair endişeleri ve birbirlerine karşı besledikleri güvensizlikler, her bir diyalogda kendini gösteriyor. Film, sıradan bir aile toplantısının nasıl derin bir hesaplaşmaya dönüştüğünü, ilişkilerin karmaşıklığını ve insan olmanın getirdiği kırılganlıkları çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu yapım, aile bağlarının hem sığınak hem de pranga olabileceğini düşündüren, incelikli bir dram sunuyor.

New York Brooklyne’de, yılın en sıcak günündeyiz. Mahallede geveze bir DJ’yin yeteneklerini sergilediği bir radyo istasyonu ve Koreli bir çiftin işlettiği bakkal dükkanı dışındaki yegane hareket merkezi, mıntıkanın bir beyazın işlettiği tek ticarethane olan pizzacıdır. Sal’ın Meşhur Pizzaları isimli dükkanda adamın birbirinden deli saçması iki oğlu ve bezgin siyahi Mookie çalışmaktadır. Mookie’nin hayatında ise gereğinden fazla sorumluluk sahibi kızkardeşi Tina dışında, iki kankası, rap düşkünü sessiz Radio Raheem ve çabuk alevlenen mizacıyla Buggin' Out vardır. Buggin’ bir gün Sam’ın dükkanında asılı bir İtalyan asıllı Amerikalılar köşesinde neden hep beyazlar olduğunu gündeme getirip mahalle çapında eylem yapmaya kalkar. Küçük aklıyla hesabedemediği şey ise, sinirlerin zaten gergin olduğu bu yılın en sıcak gününde olayların ne kadar kolay kontrolden çıkabileceğidir.

Walter Winchell tarzı sansasyonel bir köşe yazarı olan J.J. Hunsecker yazılarıyla birçok kişinin kaderini belirlemektedir. Hunsecker kızkardeşi Susan'a kur yapma cüretini gösteren caz gitaristi Steve'i hedef seçer.

Hiç mahkeme salonuna girmemiş olmasına rağmen 60 ın üstünde dava kazanmış ve rahat kişiliği ile tanınan Donanma Avukatı Daniel Kaffe'ye Küba sınırında bir askerin öldürülmesi ile ilgili bir davanın gelmesi ile bütün sorunlar başlar. Müvekkilleri ile devamlı anlaşma yoluna gittiği için hiç mahkeme salonuna gitmeden dava kazanan Kaffe, bu sefer askerlerin cinayeti kabul etmemesi ve verilen emri uyguladıkları iddiası üzerine ve JoAnne Galloway isimli diğer donanma avukatı da işin içine girince davayı mahkemeye taşımak zorunda kalacaktır.

Radyo programcısı Johnny, minik yeğenine bir süreliğine bakma görevini üstlenir. İkili, Los Angeles’tan New York’a, oradan New Orleans’a uzanan bir seyahate çıkarlar. Bu yolculuk, geçmiş ve gelecek arasındaki bağlar üzerine hassas ve derin bir hikayeye dönüşür.

Ted Kramer, işine son derece bağlı bir babadır ve bir gece eve geç döndüğünde, karısı Joanna onu terk etmek üzere olduğunu söyler. Kocasından ayrılıp, kendisini bulmaya çalışacaktır. Altı yaşındaki oğullarını da bakması için ona bırakacaktır. Bir taraftan işini sürdürmeye çalışan Ted diğer yandan da, pek az babanın bildiği kadarıyla, oğlunu tanımaya çalışmaktadır. Ona yemekler pişirmekte, parka gezmeye götürmekte ve onun her ihtiyacı ile korkularını anlamaya çalışmaktadır.

1935 yılının Brooklyn’i… İrlanda’dan gelen göçmenlerin ikamet ettiği bir bölgede Margaret Mary McCourt adı verilen bir kız çocuğu dünyaya gelir. Anne-baba Angela ve Malachy çok mutludurlar. Ancak, yaşadıkları maddi zorluklar nedeniyle henüz yedi haftalıkken çocuklarını kaybeden ailenin tüm umutları bebekle beraber toprağa gömülecektir.

Connecticut banliyösü, 1973. Amerika Watergate skandalı ile çalkalanırken, Hood ve Carver aileleri şükran Günü'nde aynı çatı altında toplanma planları yapmaktadır. İki aile de huzursuz sessizlikler, cinsel deneyimler, kültürel bir karmaşa ve seks oyunları içerisinde sürüklenmektedir. Herkesi bir araya getiren fırtınalı bir gece, bu iki aile arasında gizli kapaklı yürütülen ilişkilerin beklenmedik bir biçimde sonuçlanmasına sebep olur.

You Can Count On Me" ciddi olduğu kadar seyirciyi eğlendirmesini de bilen ender filmlerden. Filmin oyuncularından Laura Linney'ye "En iyi kadın oyuncu" adaylığı kazandıran film, aileleri hayatta olmayan, herşeyleriyle birbirinden çok farklı iki kardeşin ilişkilerini anlatıyor. Amerikan Yazarlar Derneği' nin "En iyi orijinal senaryo" ödülünü verdiği "You Can Count On Me" görülmeye değer, gerçekçi bir zemin üzerinde duran bağımsız bir film

Jude ve Mina, New York’ta tesadüf eseri tanışıp beraber olmaya başlarlar. Jude’un hareketli kişiliğini Mina sakinliğiyle tamamlayınca, kusursuz ilişkileri evliliğe kadar gider. Ancak bu kusursuz denge, bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından bozulur ve çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina vegan beslenme ve arınmayı bir saplantı haline getirmiştir ve ağır bir diyet yapmaktadır. Üstelik bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışır ancak bu bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir.

Kate Winslet'ın bu etkileyici ilk yönetmenlik denemesinde Helen Mirren, son vedasını kendi istediği gibi yapmayı planlayan hasta ve kıvrak zekâlı bir anneyi canlandırıyor.

Hayatı tepetaklak olan Linda, çocuğunun gizemli hastalığı, ortalıkta olmayan kocası, kayıp bir kişi ve terapistiyle giderek kötüleşen ilişkisiyle başa çıkmaya çalışır.

Senaryosunu ve yönetmenliğini Ned Benson'un üstlendiği Aşkın Halleri, gösterildiği tüm festivallerden yüksek not alan romantik bir dram filmi iki farklı bölümde gösterilmişti. Bu iki film aynı konuyu iki farklı karakterin gözünden izleyiciye sunuyordu. İlk olarak 2013 Toronto Film Festivali'nde izleyicisi ile buluşan filmler, festivalin ardından yeni bir kurguyla tek filmde toplandı. İki film yeniden kurgulanarak Aşkın Halleri ortaya çıktı ve bu film ilk olarak Cannes Film Festivali'nde gösterimini gerçekleştirdi. Filmin adı ise, ünlü İngiliz müzik grubu The Beatles'in 1966 yılında çıkardığı Revolver albümünde yer alan "Eleanor Rigby" adlı şarkıdan geliyor. Jessica Chastain ile James McAvoy'un başrollerini paylaştığı filmde, William Hurt ve Isabelle Huppert gibi oyuncular yer alıyor.Mutlu bir evlilikleri olan Conor ve Eleanor, bir süre sonra kendilerini birbirlerini anlamaya çalışan yabancılar olarak bulurlar. Birbirine uzaklaşan çift, hayatı yeniden beraber keşfetmeye başlar...

The Brutalist filmi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra "Amerikan rüyasını" yaşamak için ABD’ye göç eden Macaristan doğumlu, Bauhaus eğitimli Holokost kurtulanı mimar Laszlo’nun yolculuğunu ve hayat hikâyesini anlatıyor. Başlangıçta yoksulluk içinde çalışmaya zorlanan Laszlo, kısa süre sonra hayatının seyrini 30 yıl boyunca değiştirecek bir kontrata imza atar. Yenilikçi kamera oyunları, dramatik yapısı, alışılmadık açı ve kadrajları, kurgusu ve sıradışı ses tasarımı, parlak oyuncu kadrosuyla hem şaşırtıcı hem de unutulmaz.

Başka bir kadınla evlenmek için karısını boşamak isteyen 8. Henry ile bu duruma ister istemez karışan Sir Thomas More'un öyküsü En iyi film, yönetmen ve aktör (Paul Scofield) dahil alti dalda Oscar kazanan "Her Devrin Adami", Leo McKern ve Orson Welles'li kadrosuyla gerçek bir klasik.


Carly Norris, New York’ta yaşayan bir kitap editörüdür ve Sliver Apartmanındaki dairesine taşınır. Burada iki yeni komşusuyla tanışır; gerilim romanları yazan Jack Lansfor ve apartmanın sahibi yakışıklı Zeke Hawkins. Carly kısa bir sürede apartmanda yaşayan bazı kadınların öldürüldüğünü ve polisin apartmanda bir seri katil olabileceğinden şüphelendiğini öğrenir.

Following the release of Part III in 1990, Coppola, Barry Malkin, and Walter Murch edited the three films into chronological order to create this nearly ten-hour epic, incorporating scenes not part of the theatrical releases.

Genç Vito Corleone, Amerika'ya yeni gelmiştir. 1917 yılında, New York şehri'nin yerel mafyalarından birinin liderini öldürünce saygınlık kazanır ve korkulan biri haline gelir.Bu arada, 50 yıl sonra, Michael Corleone, Washington'da senato komitesine aile işleriyle ilgili ifade vermektedir.1972 yapımı ilk filmin devamı niteliğinde, yine yazar Mario Puzo ve yönetmen Francis Ford Coppola'nın yaratıcı ellerinden çıkmış usta işi bir yapım. Eleştirmenler tarafından, önceki filmden daha başarılı bulunan az sayıdaki devam filminden biri olarak kabul ediliyor.

Şarlo, 19. yüzyılın sonunda Klondike’de maceraperestlerle birlikte karlı dağlarda altın bulma umuduyla yola çıkar. Şiddetli bir fırtınada terk edilmiş bir kulübeye sığınır ve burada iki altın avcısıyla daha karşılaşır. Şehre eli boş döndüğünde Georgia adında bir kadınla tanışacak, aşık olacaktır.

22 Ağustos 1972 tarihinde John Wojtowicz ve Salvatore Naturile bir Brooklyn bankasında yaptığı soygundan esinlenen filmde, Sonny ve Salvatore, Brooklyn'deki bir Tasarruf Bankası'nı soymaya kalkışırlar. Hızla kötüye giden ve bir rehine krizine dönüşen durumuna polis müdahale eder. Sonny'in kısa sürede bitirmeyi planladığı soygun bir medya sirkine dönüşecektir.
Daha iyi bir deneyim sunmak ve site trafiğini analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz.









0 Yorum
Yorum Yap
Yorumlar moderasyona tabidir