
Hugh Grant
Charles

Charles, kızlarla sadece gönül eğlendirip hiç bir zaman evlilik vaadinin altına girmeyen bir genç adamdır. Bir gün bir arkadaşının düğününde hayatının kadınıyla karşılaşır: Amerikalı Carrie'ye aşık olur ama bir türlü duygularını ifade edemez!İlginçtir, Charles ile Carrie sonradan bir cenazede ve üç nikahta daha karşılaşacaklardır. Her seferinde arkadaşlıkları bir kez daha yenilenecek ancak birbirlerine itiraf edemedikleri ilgilerine rağmen başka başka insanlarla nişanlanacaklardır. Bu nikahlardan iki tanesi Charles ve Carrie'nin olacaktır.

Hugh Grant
Charles

Andie MacDowell
Carrie

Kristin Scott Thomas
Fiona

Simon Callow
Gareth

James Fleet
Tom

John Hannah
Matthew

Charlotte Coleman
Scarlett
David Bower
David

Corin Redgrave
Hamish

Rowan Atkinson
Father Gerald

Anna Chancellor
Henrietta

Timothy Walker
Angus the Groom - Wedding One

Sara Crowe
Laura the Bride - Wedding One
Ronald Herdman
Vicar - Wedding One

Elspet Gray
Laura's Mother - Wedding One

Forrest Gump, düşük IQ’su olmasına rağmen, Amerikan tarihinin en önemli olaylarının tam ortasında yer alan biridir. Alabama'da büyüyen Forrest, koşma yeteneği sayesinde üniversiteye girer, Vietnam Savaşı'na katılır, Beyaz Saray’a davet edilir ve karides işinden milyoner olur. Ancak tüm bu başarılar, çocukluk aşkı Jenny’ye duyduğu sevginin yanında sönük kalır.

Orta yaşı çoktan geçmiş, evli ve çocuklu Amerikalı aktör Bob bir reklam çekimi için Japonya’ya gelir. Tokyo’da kaldığı otelde bir başka Amerikalı ile fotoğrafçı kocasının peşinden buraya gelmiş olan sevimli ama ciddi Charlotte ile tanışır. Dillerine ve kültürlerine uzak oldukları bu insanların ülkesinde fazlasıyla yabancı olan ve iletişimsizlik denizinde boğulan bu iki yabancı, bir Tokyo haftasonunda birdenbire yakınlaşacaklardır.


1599 yazında, seferlerinden zaferle dönen Aragon Prensi Don Pedro ile arkadaşları Benedick ve Claudio'nun aşk oyunları üzerine kurulan filmde genç kont Claudio güzel Hero'ya aşık olur ve evlenme teklif etmek üzeredir. Fakat onların mutsuzluğunu çekemeyen Don John bir iftira ile Hero'nun sadakatsizliğini Claudio'ya kanıtlamaya çalışır. 400 yıl önce Shakespeare'in kaleme aldığı, biri muzip, diğeri dokunaklı, iç içe geçmiş iki tatlı aşk öyküsünü betimleyen bu hızlı aşk komedisi güven, ihanet, aileler arası kavgalar, kendisinden her daim şüphe edilen iffet gibi Shakespeare'in vazgeçilmez temalarıyla örülmüş nefis bir Branagh uyarlaması.

Zeki, zengin ve bekar Emma Woodhouse hayatından son derece memnundur ve evliliğe veya kimsenin aşkına ihtiyaç duymaz. Hayatta en sevdiği şey ise başkalarının aşk hayatlarına burnunu sokmaktır. Yakın arkadaşı Bay Knightley’nin tüm uyarılarını görmezden gelerek vesayeti aldıktaki Harriet Smith’e uygun bir eş ayarlamaya kalkınca, özenle yaptığı planlar ortaya çıkar ve hiç beklemediği sonuçlarla karşı karşıya kalır. Jane Austen'in 1815 yılında okuyucuyla ilk kez buluşan kitabı Emma, bir çöpçatan hikayesi olarak biliniyor. Ancak terzinin kendi söküğünü dikemediği gibi Emma Woodhouse'un da aşk hayatı son derece karmaşık bir hal alıyor.

Londralı Will, yakışıklı, zengin, sorumsuz bir adamdır. Kadınlarla tanışmak için güzel bir mekan olabileceğini düşündüğü, boşanmış anne-babaların katıldığı toplantılara gitmeye karar verir.Kendisine çocuk sahibi ve boşanmış bir baba pozu takınan Will gittiği bu toplantılardan birinde Marcus adında, ana-babası boşanmış bir çocukla tanışır.Çocuk Will'i kendine yakın görür ve ikili arasında güzel bir arkadaş ilişkisi başlar.

Nicole (Melissa Joan Hart) ve Chase (Adrian Grenier) komşudur, ancak aralarında bir dünya kadar fark vardır. Nicole modayı sever ve takip ederken, Chase ise arkadaşlarıyla dumanlı kafelerde dünyayı kurtarmaya yönelik tartışmalar yapar. Nicole, bir basketbol yıldızıyla hayalindeki rüya randevusunu düşler, ancak reddedilir. Chase'in güzel kız arkadaşı da bu hayalperest filozofu terk eder. Artık ikisinin de ortak bir noktası vardır! Güçlerini birleştirir ve sevdiklerini kıskandırmak için bir plan yaparlar. Okulun galası yaklaşmaktadır ve bu, herkesin onları birlikte görmesi için mükemmel bir fırsattır. Ancak planları, farkında olmadan ciddi bir hal almaya başlar.

Kenya McQueen (Sanna Lathan) istediği herşeye sahip olduğunu düşünüyordu: başarılı bir kariyer, iyi bir aile ve arkadaşlar. Kontrol altına alamadığı tek şey ise aşk hayatıydı. Bütün bunlar seksi, özgür ruhlu Brian Kelly'le (Simon Baker) tanışınca değişti. Ancak hepsi o kadar değildi. Birden sahneye ideal erkeği çıktı ve Kenya herkesin sahip olmak isteyeceği iki ilişki ve romantizm arasında bir karar vermek zorunda kalacaktı.

Billy ve Ingrid, büyük kızları Sofia’nın nişanlısı olan Adan ile ziyarete gelip, planlarından bahsettiğinde oldukça şaşırır. Çünkü Sofia ve Adan evlilik hazırlığındadır. Meksika’da gerçekleşecek olan düğün için hazırlıklar başladığında aile ilişkileri test edilir.

Amerikalı yazar Jesse ile Fransız Celine, Budapeşte'den Viyana'ya giden bir trende tanışırlar. Birbirlerinden hoşlansalar da her şey orada kalır. Bundan dokuz yıl sonra yeni kitabının tanıtımı için Fransa'ya gelen Jesse, uçağının kalkmasına çok az bir zaman kala Paris'te Celine ile buluşur. Onlara ayrılmış bu birkaç saati, Paris manzarası içinde dolaşarak ve hiç fırsatını bulamadıkları şeylerden konuşarak ve yakınlaşarak geçireceklerdir.

El Bosque Kliniği'inde rastlaşan iki kişiyle başlar herşey... Benigno (Javier Camara) ve Marco (Dario Grandinetti) Marco'nun boğa güreşçisi olan sevgilisi komadadır. Benigho ise klinikte komada olan genç bir bale öğrencisinin hasta bakıcılığını yapmaktadır. Bu özel iki kadın, iki erkeğin zoraki başlayan arkadaşlıklarını başka boyuta taşır. Kliniğin dört duvarı arasında ne kadar süreceği belli olmayan zaman diliminde, dört insanın hayatı, geçmişi, bugüne ve yarını belirsiz bir kaderin izlerini takip eder...

Dogma kurallarına uyularak çekilen açık kalpler, yerine getirilemeyen sözlerden, yaşamın planlanmaması gerektiğinden bahsediyor. Kısmen romans, kısmen trajedi olan bu film, aşk ve acı, şüpheler ve değişimler, başlarına her şeyin gelebileceği açık kalpler üzerine tam anlamıyla yürek parçalayıcı bir öykü. Cecilie ve Joachim genç ve âşıktırlar. yakında evleneceklerdir ve önlerinde koca bir hayat vardır. Ama işler ters gider ve birdenbire her şey tepetaklak olur. İşler sadece Cecilie ve Joachim için değil; üç çocuk sahibi, mutlu bir evlilik yaşayan, otuzlu yaşlarının sonlarındaki Marie ve Niels için de değişir. Evlilikleri, Niels Cecilie’ye sırılsıklam âşık olunca ciddi şekilde sınanır. acaba Niels ve Cecilie, aşkları için her şeyden vazgeçmeye hazır mıdırlar? kesin olan tek şey vardır: bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Orson Welles‘in başyapıtlarından “Muhteşem Ambersonlar“, aynı zamanda yönetmenin en talihsiz filmlerinden birisi. Yapımcı firmanın marifetiyle yarısından çoğu kurguda yok edilerek (148 dakikadan 88 dakikaya indirildi) gösterime sokulan “Muhteşem Ambersonlar“, aristokrat bir ailenin çöküşünü ve güç dengelerinin bozulması yüzünden bir anda sınıf düşmesini anlatıyor. George Amberson Minafer (Tim Holt) aristokrat bir ailenin, güç-budalası haline gelmiş oğlu. Bir mucit olan Eugene Morgan (Joseph Cotten) George’un annesine aşık oluyor, ancak kadın çok daha zengin bir adam olan Wilbur Minafer’ın (Donald Dillaway) büyüsüne kapılıyor. Yıllar sonra Eugene şehre geri dönüyor, üstelik yeni bir icadın, otomobilin yaratıcısı olarak... Welles’in ölümünden sonra bilgisayarla renklendirilen filmin kurgusunu ileride birçok başarılı filme imza atacak olan Robert Wise yapmıştı.

1950’lerin savaş sonrası görkemli Londra’sında geçen filmde, o zamanın şöhretli terzisi Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis) ve kız kardeşi Cyril (Lesley Manville), İngiliz modasının merkezindedir. Kendi benzersiz tarzlarıyla kraliyet ailesinden tutun film yıldızlarına; ünlü varislerden, yaşlı ve elit hanımlara kadar sosyeteden pek çok kesimi giydirmektedirler. Woodcock’un hayatına gerek ilham gerek arkadaşlık sunarak pek çok kadın girer çıkar, ta ki Woodcock genç ve güçlü bir kadın olan Alma (Vicky Krieps) ile tanışıp onu ilham perisi ve sevgilisi haline getirene kadar… Woodcock’un tıpkı diktiği kıyafetler gibi ilmek ilmek işlediği kontrollü ve planlı hayatı, genç bir kadının aşkıyla bozulmuştur.

Bir Londra uçuşu sırasında yakınlaşan iki yabancı, kaderin cilvesiyle birbirlerinden ayrı düşer. Kavuşmak imkânsız gibi görünse de aşk tüm olasılıklara meydan okur.

New York’ta zengin bir yaşam süren orta-yaşlı ve insan sevmeyen huysuz Boris Yellnikoff (Larry David), bir gece evinin girişinde Melody Celestine (Evan Rachel Wood) isimli genç bir kızla karşılaşır. Evinden kaçan genç kız Boris'e onu içeri alması için yalvarır. Genç kızdan yardımını esirgemeyen Boris'in hayatı Melody'i arayan sorunlu anne babası ortaya çıkınca birden karışır.

Kuzey İngiltere'de 1984 yılında yaşanan madenci grevinin sosyal bir zemin olarak karşımıza çıktığı film, ağabeyi ve babası greve katılan 11 yaşındaki bir çocuğun tek başına ayakta durma savaşını ve içsel mücadelesini anlatıyor. Box ringini terkedip bale dersleri almaya başlayan Billy Elliot'un seçimi ailesi tarafından yadırgansa da, bale hocası Bayan Wilkinson ona arka çıkacaktır * Yeşilçam filmlerini özleyenler için muhteşem. Özlemeyenler için de muhteşem * filmi seyrederken kendi kendime "şu çocuk kadar istikrarlı olamadım:)" diye hayıflandım * Zarif film. Sade içten rahat. Olduğu gibi olabilen insanlar gibi...

Noel’den hemen önce New York’tayız. Bloomingdale’de kalan son bir çift kaşmir eldiveni aynı anda satın almak isteyen Sara (Kate Beckinsale) ve Jonathan (John Cusak) bu vesileyle tanışırlar. Eldivenlerin kimin olacağına karar vermek için Serendipity ismindeki küçük kafeye giderler. Ardından Central Park’ta paten kayarlar. Gece yıldızları seyrederler. Kraliçe Takımyıldızı’nın, Sara’nın alnındaki çillerle aynı desene sahip olduğunu farkederler. Sara telefonunu bir kitabın içine yazarak yarın onu rastgele bir kitapçıya göndereceğini söyler. Jonathan ise kendi telefonunu beş dolarlık bir banknota yazdıktan sonra bir sokak satıcısına verir. Eğer kader tekrar karşılaşmalarını isterse, kitap Jonathan’ı, para da Sara’yı bulacaktır.

1955 yılında, adının J.R Cash olduğunu söyleyen genç zayıf bir gitarist Memphis'teki Sun Stüdyolarına ünlü olmak için gelir. Bu Amerikan kültürünün üzerinde silinmez bir iz bırakacak adamın şöhrete ilk adımlarıdır. Bir korku treninin akordlarında dolaşan parmakları, demirden daha keskin ve kararlı bakan gözleri, kapkara ve derin bir geceyi andıran sesi ile daha önce hiç duyulmamış bir gerçek hayatı anlatıyordu.O günlerde şöhretinin ilk günlerini ateşleyen değişik karakteri ve insanlar üzerinde bıraktığı etki bugünün rock, country, punk, folk ve rap starlarına kadar bir çok yeteneğin de ortaya çıkmasında ön ayak olmuştur. Kendine has sesi ve kariyeri boyunca kişisel değişimler sert karakterinin bir uzantısı olmuştur. Önceleri kendisini yok eden bir çok yıldız gibi yaşayan Cash daha sonraları idol haline gelen 'Siyah Giyinen Adam' karakteri ile bıçak sırtındaki şöhretin hem ne kadar acımasız hem de aşkın doğasının ne kadar güçlü olduğuna dair örnek oluşturmuştur.

Film, erkek arkadaşına evlilik teklifi yapmak için "artık gün" olarak bilinen 29 Şubat'ta Dublin'e giden genç bir kadın üzerinde odaklanıyor. Ancak hava koşulları yüzünden oraya zamanında ulaşamaması söz konusu olunca ülkeyi baştanbaşa geçmek için İrlandalı bir otelcinin yardımına başvurmak zorunda kalır.
Daha iyi bir deneyim sunmak ve site trafiğini analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz.



0 Yorum
Yorum Yap
Yorumlar moderasyona tabidir