
Nicholas Hoult
J.R.R. Tolkien
"Aşk, cesaret ve arkadaşlık dolu bir hayat."
Tolkien, Lord of The Rings serisi, The Hobbit, Silmarillion, Hurin'in Çocukları ve daha nice edebiyat dünyasına kazandırdığı önemli eserle tanınan J.R.R. Tolkien’ın hayatını konu ediyor. Film, İngiliz yazar, şair, filolog ve profesör unvanlı akademisyen JRR Tolkien'ın yetim kaldığı çocukluk döneminden itibaren yaşamının ilerleyen dönemine uzanıyor. Tolkien'in arkadaşlık ve aşkı keşfetme hikayesi anlatılırken diğer yandan da I. Dünya Savaşı Dönemi'nde Tolkien'in yaşadıklarına değiniliyor.

Nicholas Hoult
J.R.R. Tolkien

Lily Collins
Edith Bratt

Colm Meaney
Father Francis Morgan

Derek Jacobi
Professor Joseph Wright

Harry Gilby
Young J.R.R. Tolkien

Mimi Keene
Young Edith Bratt

Anthony Boyle
Geoffrey Bache Smith

Adam Bregman
Young Geoffrey Bache Smith

Patrick Gibson
Robert Q. Gilson
Albie Marber
Young Robert Q. Gilson

Tom Glynn-Carney
Christopher Wiseman

Ty Tennant
Young Christopher Wiseman

Craig Roberts
Private Sam Hodges

Pam Ferris
Mrs. Faulkner
James MacCallum
Hilary Tolkien

Zor Zamanlarda Aşk indir, Nazi Almanya’sın da yaşamak her geçen gün zorlaşmaktadır. Irkçılığın, ötekileştirmenin, acımasızlığın en üst seviyelere ulaştığı bu dönemde hayatta kalmak adeta pamuk ipliğine bağlı. Cani Nazi askerleri tarafından esir edilen bölgedeki binlerce insan. Elbette her asker aynı kötülükte değildir. Siyahi bir kızın askere olan aşkını konu ediniyor. Nasıl olabilir de böyle bir ortamda böylesine kalbi körelmemiş gençler hala var olabilir? Belki de bu sisteme en başından beri karşıdırla

Birbirlerinden sınıfları, geçmişleri, yaş ve meslekleriyle ayrılan üç eski Amerikan askeri ve onların yeniden sivil hayata ayak uydururken karşılaştıkları sorunlar üzerine dokunaklı bir savaş sonrası destan... Bu üç adam, II. Dünya Savaşı sonunda yaşadıkları kente geri dönerler; başarılı bankacı Al, güvenli yaşamına; eskiden bir garson olup savaşta hava kuvvetlerinde yüzbaşılığa yükselmiş Fred, savaş sırasında evlendiği ve pek iyi tanımadığı eşiyle endişe veren kavuşmaya; eskiden öğrenci olup savaşta kollarını kaybeden Homer ise, sevgilisinin sakatlığına vereceği tepki konusundaki şüphelerine. Bunlardan ikisi geri dönüşte başarılı olacaktır: eskiden olduğu gibi yemekli toplantılarda konuşmalar yapan Al genç bir çiftçiye teminatsız kredi vermeye çekinmez; Homer’in sevgilisi onu hayal kırıklığına uğratmaz; kimsenin kabul etmediği Fred ise toplumun dışında kalacaktır, hayatının en güzel yıllarını geride bırakmıştır...

1930'lu ve 40'lı yıllarda geçen hikayede Guy (Stuard Townsend), Cambridge'te burslu okuyan İrlandalı bir gençtir. Henüz on sekiz yaşında genç bir adam olan Guy, bir gün aniden odasına giren yarı Amerikalı yarı Franzsız bir genç kıza, Gilda'ya (Charlize Theron) aşık olur. Varlıklı bir ailenin kızı olan ve hayatını bu zenginliğin getirdiği rahatlıkla sürdüren Gilda ve Guy arasında, yıllar boyu sürecek ve bazılarının felaketini hazırlayacak bir aşk başlar. Okul bittikten sonra Guy ve Gilda, Paris'te Gilda'nın İspanyol göçmeni arkadaşı Mia (Penelope CRUZ) ile aynı evi paylaşmaya başlarlar. Ancak 2. Dünya Savaşı kapının eşiğindedir. Guy ve Mia direnişçilere katılıp faşizme karşı savaşmaya karar verirler ve onlardan çok farklı bir hayat tarzı benimseyen Gilda'yı bırakarak giderler. Savaş esnasında Mia ölür ve Guy Gilda'yla tekrar görüşemeyince İngiltere'ye döner. Bir süre sonra İngiliz istihbarat subayı olarak yeniden Paris'e gelen Guy, Gilda'yı Alman subaylarla birlikte görür.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Alman ordusu Kongo'yu işgal eder. İşgal sırasında ağabeyi ölünce Rose Mayer, alkolik bir maceraperestin teknesiyle güvenli bir ülkeye kaçmayı dener. Nehir boyunca onları sadece tropikal tehlikeler ve düşman askerleri değil, sürpriz bir aşk da beklemektedir. Afrika Kraliçesi, Katharine Hepburn ve Humphrey Bogart gibi iki efsanevi oyuncu, nefes kesici bir öykü, başarılı bir yönetmen ve Afrika'da gerçekleştirilen çekimler sayesinde, sinema tarihinin en sevilen macera filmlerinden biri olmuştur. Filmdeki unutulmaz rolü, Humphrey Bogart'a En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar kazandırmıştır.

Soğuk savaş zamanının baskısı altında olan SSCB askerlerinden sorunları olan bir asker, savaşçı hava pilotu ve beraber çalıştığı kadın pilot arasında yaşadığı aşk üçlüsünü anlatan film.

1900'lerin Amerikasında orduda görevli albay William Ludlow görevinden ayrılarak, Montana'da kaya dağlarında bir evde 3 oğlu ile yaşamaya başlar. Bu arada 1. Dünya Savaşı başlar. Albayın tüm karşı çıkmalarına rağmen 3 kardeş savaşa katılır. En küçük oğlan Samuel'in öldüğü savaşın ardından diğer oğlu Tristan Samuel'in nişanlısı Susannah'la yakınlaşmaya başlar ve aralarında bir aşk başlar. En büyük kardeş Alfred'inde Susannah'tan hoşlanmaya başlamasıyla olaylar değişir ve gelişir. Bu arada kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutan Tristan bir çıkmazın içine girmiş bulunmaktadır.

Amerikan iç savaşında geçen trajik bir öykü. 19.yüzyıl Amerikasının karmaşık ortamında yaşanan insani dramları, Güney köleciliğini savunan muhafazakarların nefretini ve sıradan yaşamları konu olan Ang Lee'nin yeni filmi aynı zamanda Londra Film Festivali'nin açılış filmi oldu. 'Buz Fırtınası' ve 'Sense and Sensebility' gibi ünlü filmlerin yetenekli yönetmeni Ang Lee'nin imzasını taşıyor.

Luke, eskiden şampiyonlukları olan bir boğa matadorudur ve eski parlak günlerine geri dönme arzusundadır. Sophia ise New York’un sanat camiasında hayallerinin işini kovalayan bir üniversite öğrencisidir. Luke ve Sophie’nin yolları bir şekilde kesişir ve ikisi de ideallerine ulaşmaya çalışırken ilişkileri çetin bir sınavdan geçer. Bu esnada kader ikisinin de karşısına Ira’yı çıkartır. Ira ve Ruth, Luke ve Sophia, zamanın ayırdığı, hayatları iç içe geçmeden önce pek de ortak noktası olmayan iki çifttir. Aşk, bilgelik ve deneyim içeren bir kutu eski mektupla, sevginin anlamını ve gerçek değerleri yeniden keşfeden Luke ve Sophia’nın sıra dışı aşk hikayesini bize sunuyor.

İkinci Dünya Savaşının arefesinde, bir İngiliz subayı Waterloo Köprüsünü bir kez daha ziyaret eder. Bu ziyaret, Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki gençliğini ve cepheye gönderilmesinden az önce tanıdığı genç balerini anımsamasına vesile olur. Myra, kendisiyle birlikteyken sokağa çıkma yasağını ihlâl etmiş ve Bale Grubundan kovulmuştur. Londra sokaklarında hayatını sürdürmeye çalışırken, âşığının savaşta öldüğü haberi daha da batağa saplanmasına neden olur. Ama haber asılsızdır. Roy kendisini bulup taşradaki aile evine götürdüğünde, Myra geçirdiği korkunç yılların kötü bir rüya olarak kalacağını ummaktadır.

1955 yılında, adının J.R Cash olduğunu söyleyen genç zayıf bir gitarist Memphis'teki Sun Stüdyolarına ünlü olmak için gelir. Bu Amerikan kültürünün üzerinde silinmez bir iz bırakacak adamın şöhrete ilk adımlarıdır. Bir korku treninin akordlarında dolaşan parmakları, demirden daha keskin ve kararlı bakan gözleri, kapkara ve derin bir geceyi andıran sesi ile daha önce hiç duyulmamış bir gerçek hayatı anlatıyordu.O günlerde şöhretinin ilk günlerini ateşleyen değişik karakteri ve insanlar üzerinde bıraktığı etki bugünün rock, country, punk, folk ve rap starlarına kadar bir çok yeteneğin de ortaya çıkmasında ön ayak olmuştur. Kendine has sesi ve kariyeri boyunca kişisel değişimler sert karakterinin bir uzantısı olmuştur. Önceleri kendisini yok eden bir çok yıldız gibi yaşayan Cash daha sonraları idol haline gelen 'Siyah Giyinen Adam' karakteri ile bıçak sırtındaki şöhretin hem ne kadar acımasız hem de aşkın doğasının ne kadar güçlü olduğuna dair örnek oluşturmuştur.

Amerika... 1963 yazı... Catskill Dağları'nda bir yaz kampında dans öğretmenliği yapmakta olan yakışıklı Johnny Castle, iş dışında kalan vakitlerinde diğer dansçılarla dans etmektedir. Kampta ablası ve ailesi ile beraber tatil yapmakta olan ve "Baby" olarak tanınan genç bir kız kendisine eğlence aramaktadır. Gerçekleşen büyük tesadüflerin de yardımıyla Baby, Johnny'e aşık olur ve zamanla onun hem sevgilisi hem de dans partneri olur.

Growing up in the sheltered confines of a 1920s English coal-mining community, free-spirited sisters Gudrun and Ursula explore erotic love with a wealthy playboy and a philosophical educator, with cataclysmic results for all four.

Öğrenilmesi en zor ders AŞK’tır. Kaderci genç George Zinavoy hayatta idare etme üzerine usta olmuştur. Gerçekte, George pratikte bunu bir yaşam sanatı tarzına döndürmüştür. Fakat George güzel ve karmaşık bir kız olan Sally ile tanışınca, karşısında içindeki miskin dünyayı tam tersine çeviren bir kafa dengi bulur. Onların bu tuhaf ve beklenmedik aşkı George’ya ilham vererek, ona düşünülmeyecek olan şeyi yaptırır; oturduğu yerden kalkar ve hayallerinin peşinden gider.

Zalim ablası tarafından büyütülen zavallı yetim Pip, Magwitch isimli bir mahkumla mezarlıkta yaşadığı korkunç deneyimden sonra ve tuhaf Bayan Havisham’la güzel ama çıkarcı yeğeni Estella’ya yaptıkları utanç verici ziyaretler yüzünden büyük umutları olması mümkün olan bir çocuk değildir. Estella isimsiz bir hayırsever tarafından servete kavuşturulana dek Pip’e işkence etmiştir. Unutulamaz karakterle dolu Büyük Umutlar entrika, aşk ve paranın satın alamayacağı mutluluğa dair bir hikaye. John Irving’e göre, Büyük Umutlar İngiliz dilinde yazılmış bir roman için, konusu fazla mükemmel kurgulanmış bir eserdir. J. Hillis Miller ise Büyük Umutlar’ın Dickens’ın dünyayı algılama şeklinin en kapsamlı ve en yoğun örneği olduğunu ve Pip’in örnek bir Dickens kahramanı olabileceğini belirtmiştir...

Mona, hassas dış görünümünün arkasında henüz işlenmemiş bir zekâya sahip, tekdüze yaşamının içinde bir şeyler olmasını arzulayan genç kızdır. Tamsin ise iyi eğitimli, şımartılmış ve yaşamla alay eden biridir. Tamamiyle birbirlerinin zıttı olan bu 2 genç kız, ilk tanışmalarında birbirlerine karşı temkinli yaklaşırlar. Fakat zamanla aralarındaki soğukluk karşılıklı etkilenmeye, eğlenceye ve cazibeye dönüşür.

Wladyslaw Szpilman, Polonyalı başarılı bir piyanisttir. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanların Polonya'yı işgal etmesiyle hayatı kâbusa döner. Musevi olduğu halde şans eseri toplama kamplarına gitmekten kurtulur ve Varşova'nın gettolarında yaşamaya başlar. Acı ve sefalet dolu yaşamı, bir gün bir Alman subayının ona yardıma gelmesi ve onu oradan kurtarmasıyla değişir.

50'lerin Welton Akademisi, ciddi, disiplinli ve akademik çevrelerde saygınlığı yüksek olan bir okuldur. Okul yönetiminin muhafazakar ve ortodoks tavırları okulu öğrenciler için sıkıcı ve bunaltıcı bir hale getirmektedir. Fakat yeni ingilizce öğretmeni John Keating'in okula atanmasıyla çok şey değişecektir.Keating öğrencilerine ders kitaplarını yırtıp atmalarını, kalıplaşmış düşünce şekillerinden uzaklaşmalarını ve hayatlarını dolu dolu yaşamalarını öğütlemesiyle okulun statükocu tavrına son derece zıt bir profil çizmektedir. Öğrencilerini şiir ve nitelikli edebi yapıtlarla tanıştıran Keating onların pek çoğu üzerinde derin bir etki yaratır ve onların geleceğe dair hayallerinin şekillenmesini sağlar. Elbette Keating’in yaklaşımının okul yönetimi tarafından farkedilmesi ve üstüne gidilmesi uzun sürmeyecektir. Fakat okul müdürü Nolan Keating’i okuldan uzaklaştırma kararı aldığında hayatlarını değiştirdiği öğrencileri Keating’i savunmak için harekete geçerler.

Can Dostum’da Will Hunting, toplumdaki genel zeka seviyesinin çok çok üzerinde bir zeka seviyesine sahip, MIT’de temizlikçi olarak çalışan genç bir çocuktur. Temizlik yaptığı bir akşamlardan, bir sınıfın tahtasında yazılı olan bir matematik sorusuna denk gelir. Çözülmesi neredeyse imkânsız olan bu soruyu rahatça çözen Will, sessiz sedasız ortadan kaybolur. Kısa zaman içerisinde soruyu yazan profesör tarafından keşfedilen Will, bu başarıyı diğer sorularda da sürdürecektir. Ancak bir kavga nedeniyle hapis cezasına çarptırılan gencin, bu beladan kurtulabilmek için profesöre ihtiyacı vardır.

Altı aylık bile değilken annesinden koparılan ve hayvan pazarına götürülerek açık arttırmaya çıkarılan Joey, hayatın dikenli yollarına doğru ilk adımı atıyor ve sarhoş bir adama satılıyor. Niyeti bir buzağı almak olan adamın oğlu Albert, Joey'u görür görmez ona hayran kalıyor. Soğuk, uzun kışlar ve puslu yazlar birbirini kovalarken Albert ve Joey beraber büyüyerek, asla unutulmayacak bir dostluk bağı kuruyor. Ancak bir gün bankaya olan ipotek borcunu ödemek için paraya ihtiyacı olan Albert'ın babası Joey'i İngiliz ordusuna satar. İşte Joey için hayatın acı dolu gerçeği o andan itibaren başlıyor. Çiftlik atından bir süvari atına dönüşen Joey cepheden cepheye koşarak herkesi kendine hayran bırakır. Ancak yine de Albert ile karşılaşacağı günü beklemektedir. Albert da aynı şekilde Joey ile karşılaşacağı zamanı beklemektedir..

Film dünyasının en etkileyici rollerinden birisinde James Dean'i, şehre yeni gelen, yalnızlık, bunalmışlık ve kızgınlığının içerisinde kendisiyle ve toplumla savaşan, İkinci Dünya Savaşı sonrası kuşağına ait efsanevi Jim rolünde buluyoruz. Bu başyapıtta ona eşlik eden Natalie Wood (kız arkadaşı) ve Sal Mineo (en yakın arkadaşı), başarılı performanslarıyla Akademi Ödülü'ne aday olmuşlardı. 40 yıldır ayakta duran bu dev yapıt, tam bir efsane.
Daha iyi bir deneyim sunmak ve site trafiğini analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz.




0 Yorum
Yorum Yap
Yorumlar moderasyona tabidir