
Scarlett Johansson
Suzanne Sandor

"Bazen evinizi bulmak için yolunuzu kaybetmeniz gerekir."
Komünist Macaristan'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçmak zorunda kalan bir ailenin yürek burkan hikayesi 'Amerikan Rapsodi', geride bırakılan küçük kızları Suzanna'nın altı yıl sonraki yolculuğuna odaklanıyor. Yeni bir kıtada, yabancı bir kültürde ailesiyle yeniden bir araya gelen Suzanna'nın adaptasyon süreci, kimlik arayışını tetikler. Kendini ait hissetme mücadelesiyle geçen zorlu günlerin ardından, genç kadın köklerini keşfetmek ve geçmişiyle yüzleşmek üzere doğduğu şehir Budapeşte'ye geri döner. Bu dokunaklı aile dramı, göçün insan ruhunda açtığı derin izleri ve aidiyetin karmaşık doğasını gözler önüne seriyor. Duygusal bir yolculuk vaat eden film, izleyiciyi Suzanna'nın kendini bulma serüvenine ortak ediyor.

Scarlett Johansson
Suzanne Sandor

Nastassja Kinski
Margit

Tony Goldwyn
Peter

Bánfalvy Ágnes
Helen

Seress Zoltán
George

András Szöke
István

Pásztor Erzsi
Ilus

Colleen Camp
Dottie

Czinkóczi Zsuzsa
Teri

Balázs Galkó
Jeno

Kelly Banlaki
Suzanne at 6
Bori Kereszturi
Suzanne at 3
Raffaella Bánsági
Suzanne - Infant

Larisa Oleynik
Maria at 18

Mae Whitman
Maria at 10

Ramon Sampedro’nun yaşamı, 30 yıldır bir yatakta geçmektedir. Gençliğinde geçirdiği bir kazadan sonra hayatla tek ilişkisi deniz manzaralı penceresidir. Hayatına iki kadın girer: avukat Julia ve köylü kızı Rosa. Bu iki kadından biri, boynundan aşağısı felçli adama hayatın anlamını tattırır ve onun kurtuluşunu sağlar. Alejandro Amenabar’ın bu çalışması Venedik’te ikinciliği, başrol oyuncusu Javier Bardem’e de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı.


Amerikan tarihinin en önemli insan hakları savunucularından ve siyahi liderlerinden biri olan Malcolm X’in hayatı, Spike Lee’nin yaratıcı bakış açısı ile beyazperdeye aktarılıyor. Daha önce Broadway’de tarihi lideri canlandırmış olan Denzel Washington’un dikkate değer oyunculuğu ile Malcolm X’in hikayesi sıradan bir biyografi olmaktan çok, bir insanın hayatında devrim yapıp kendini gerçekleştirmesi şeklinde, dönemlere bölünerek anlatılmış:Babası Ku Klux Klan tarafından öldürülen Malcolm, çağdaşı bir çok zenci gibi umutsuz ve zor bir çocukluk geçirir. Neticesinde hayatı günlük yaşayan hedonist bir hırsıza dönüşür. Sonunda hapise girdiğinde İslam öğretisi kendisini yeniden tanımlamasına yardımcı olur. Burada dahil olduğu toplulukta kendini bulur ve yükselmeye başlar. Hapisten çıkınca Malcolm, adeta bir mesih işlevi yüklenir ve kendilerini birer suçlu yapan toplumsal adaletsizliğe başkaldırır.

The Brutalist filmi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra "Amerikan rüyasını" yaşamak için ABD’ye göç eden Macaristan doğumlu, Bauhaus eğitimli Holokost kurtulanı mimar Laszlo’nun yolculuğunu ve hayat hikâyesini anlatıyor. Başlangıçta yoksulluk içinde çalışmaya zorlanan Laszlo, kısa süre sonra hayatının seyrini 30 yıl boyunca değiştirecek bir kontrata imza atar. Yenilikçi kamera oyunları, dramatik yapısı, alışılmadık açı ve kadrajları, kurgusu ve sıradışı ses tasarımı, parlak oyuncu kadrosuyla hem şaşırtıcı hem de unutulmaz.

Fiona ve Grant 40 yıldır evli olan mutlu bir çifttir. Yaşamlarının ikinci baharına gelmiş çift bambaşka bir gerçekle yüz yüze kalacaktır: Fiona unutkanlık hastalığı da denilen Alzheimer'a yakalanmıştır. Günün birinde evden çıkar ve kaybolur. Tekrar bulunduğunda ikili bir karar alırlar. Fiona Alzheimer hastaları için açılmış özel bir kliniğe yatacaktır. 30 günlük zor bir oryantasyon döneminden sonra, Grant merakla eşinin yanına gider. Ancak Fiona onu unutmakla kalmadığı gibi, artık başka bir adamdan hoşlanmaktadır...

Konuşma öğretmeni James Leeds (William Hurt) duyma sorunu olan öğrencilerine yardımcı olmak amacıyla yeni teknikler uygular ancak okulun sağır temizlikçisi Sarah (Marlee Martlin) ile hiçbir ilerleme kaydedemez. Sarah, zeki ama ironik bir şekilde, dünyanın kimseyi umursamayan çekişmesine adım atmak yerine, güvenli bir şekilde kendi sessiz çevresinde kalmanın daha iyi olacağını düşünmektedir. James, Sarah'ı ikna edip onu sessiz kozasından çıkarabilecek mi?

Antonia Fraser’ın çok satan kitabından, Sophia Coppola tarafından beyazperdeye uyarlanan film, tarihin en ünlü kadın figürlerinden birine, Fransa kraliçesi Marie Antoinette’in dramına odaklanıyor. Dönemin politik ve siyasi şartları gereğince Fransa kralıyla evlendirilen genç Avusturya kraliçesi Marie Antoniette, yaşamını sürdüreceği bu yeni hayat düzeninde çeşitli zorluklarla karşılaşıyor. Kayıtsız ve ilgisiz bir kocaya sahip olan genç kraliçe, Versailles sarayının ihtişamlı gölgesi altında çeşitli siyasi oyunlara ve politik hesaplaşmalara tanık oluyor. Genç kraliçe bu alışık olmadığı düzende mücadele etmenin yolunu uçarı partilerde ve tehlikeli dostluklarda ararken, film kadın başrakarakterini tüm insansı halleriyle ele alıp alışılmışın dışında bir Marie Antoniette portresi çiziyor.


Oldukça güzel, alımlı ve şık bir kadın olan Ellie, kariyerinde oldukça başarılı bir müzik eleştirmenidir. Eski erkek arkadaşının ortalıktan kaybolmasıyla kendi dünyasına kapanan Ellie, bir kitap yazmaya karar verir. Daha önce böyle bir işte hiç deneyimi olmayan Ellie, gazeteye verdiği son makaleden sonra bunu aklında iyice kesinleşmiştir. Kendi hayatını yaşadığı aşkı ve olayları konu alacak olan bu kitap yayınlanmadan önce bazı engellere takılacaktır.bir beklenti içinde bulunmayın

Violet tecavüze uğrar ve ikiz çocukları olur. Bu çocukları yıllarca herkesten saklar. Hastalanır, vücudunun bir tarafı felç olduğu halde yine de çocuklarını kimseye göstermez. İkizlerin biri on yaşında ölünce Nell'i (Jodie Foster) ormanda saklar. Ancak Violet de ölünce Nell'i bulurlar. Doktorlar onu akıl hastanesine kapatmak isterler çünkü Nell dünyayı bilmemekte ve kendine has bir dille konuşmaktadır. Konuştuğu dili kimse anlamaz. İki doktor da mahkemeden üç ay isterler. Üç ay zarfında Nell'i insanlara alıştıramazlarsa hakimin kararına uyacaklardır.

Sofia, gizemli bir hastalıktan mustarip annesi Rose'la birlikte Doktor Gómez ile görüşmek için İspanya kıyılarındaki Almería kasabasına gelir. Anne-kız arasındaki kemikleşmiş gerginlikler su yüzüne çıkarken, Sofia özgür ruhlu Ingrid'in büyüsüne kapılır.


P.T. Barnum'ın hayatından esinlenen film, bir vizyonerin 1800’lü yıllarda yoktan başlayarak hırsı ve hayal gücüyle nasıl dünya çapında harika bir şov ve sirk konsepti yaratmasını anlatıyor.

Umudunu Kaybetme’de, Chris Gardner iki yakasını bir araya getirmeye çalışan bir aile babasıdır. Ailesini ayakta tutmak için cesurca çabalamasına rağmen beş yaşındaki oğlu Christopher’ın annesi, maddi zorlukların yarattığı sürekli baskı altında direncini kaybetmek üzeredir. Artık dayanamayacağını anlayınca istemeye istemeye evi terk eder. Artık bekar bir baba olan Chris, yılmadan, bildiği tüm satış becerilerini kullanarak daha iyi kazandıran bir işin peşine düşer. Prestijli bir borsa şirketinde stajyerlik bulur ve ücret almasa da programın sonunda iş ve parlak bir gelecek elde edeceğini umarak kabul eder. Parasal güvencesi olmayan Chris ve oğlu, kısa süre sonra oturdukları daireden çıkartılırlar ve düşkünler evi, otobüs durağı, tuvalet; geceyi geçirmek için bulabildikleri her yerde kalırlar.

2003 yılının Ekim ayında alkollü bir gecede kız arkadaşından yeni ayrılmış olan Mark, üniversitenin bilgisayarlarına sızarak kampüsteki tüm kadınlarla ilgili bilgilerden oluşan bir veri tabanını içeren bir site yaratır, ardından yan yana iki fotoğraf koyarak kullanıcılardan hangisinin “daha ateşli” olduğunu seçmesini ister. Sitenin adını Facemash koyar; site bir anda virüs gibi etrafa yayılarak tüm Harvard sistemini çökertir ve görünürdeki kadın düşmanlığıyla kampüste tartışma yaratır; Mark, Facemash'ı yaratarak kasıtlı olarak güvenliği, telif hakları yasasını ve özel hayatı ihlal etmekle suçlanır. Tam o anda, Facebook'un altyapısını oluşturan iskelet ortaya çıkmıştır. Kısa süre sonra, Mark Harvard'da bir ekrandan diğerine , Ivy League üzerinden Silikon Vadisi'ne ve tüm dünyaya bir yangın misali sıçrayacak olan thefacebook.com sitesini oluşturur...

Ayrılış, şaşırtıcı derecede konuşan bir kuş biçiminde gelen ölüm ile yüzleşmek zorunda olan bir anne ve kızının hikayesini konu ediyor. Tuesday, ölmek üzere olan bir gençtir. O, annesi Zora'ya yakın olmak ve Dünya'daki bir papağanın bedenine bürünen "Ölüm" ile arkadaş olmak ister. Tuesday, yeni arkadaşının ona son dileğini yerine getirmesini umar.

Amerikan tarihindeki önemli olaylardan birine güncel bir bakış açısı getiren Demir Çeneli Melekler, Amerikan kadınlarına oy hakkı kazandırmak için hayatlarını riske atmaktan kaçınmayan ve Hilary Swank'ın canlandırdığı cesur, başarılı ve genç eylemci Alice Paul ve Frances O'Connor tarafından canlandırılan Lucy Burns'ün gerçek yaşam hikayelerini anlatıyor.

Apartheid’in acımasız yüzüne tanık olan beyaz bir öğretmenin çarpıcı dönüşümü! Ben du Toit, sıradan bir hayat sürerken, bahçıvanının polis şiddetiyle öldürülen oğlu için adalet arayışına girer. Sistemin baskılarına rağmen gerçeklerin peşinden giden Ben, hukukun çaresizliğiyle yüzleşir.

Newly widowed Frank Fogle embarks on a journey to Ireland to scatter his late wife’s ashes. His estranged son, Sean, recently released from prison, agrees to join only when his father promises that they’ll never see each other again following the trip. After revelations surface about an old flame of Frank’s wife and a charming hitchhiker with plans of her own intervenes, father and son find themselves drawn together in unexpected ways.

Sorunlu bir genç kadın ölmüş olan annesine benzeyen gizemli genç komşusuna saplantılı hale gelir...
Daha iyi bir deneyim sunmak ve site trafiğini analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz.

0 Yorum
Yorum Yap
Yorumlar moderasyona tabidir