
Maj-Britt Nilsson
Marie

Marie (Nilsson) 20'li yaşlarının sonunda başarılı bir balerindir. ‘Kuğu Gölü' balesinin öncesindeki provalarda mektup yoluyla bir günlük alır. Stokholm yakınlarındaki bir adaya gider ve burada 13 yıl önce bir yaz tatilinde tanıştığı çocukluk aşkıyla karşılaşır. Günlük, yıllar önce kısa bir süre de olsa tanıdığı ve aşık olduğu Henrik'ten (Malmsten) gelmiştir...

Maj-Britt Nilsson
Marie

Birger Malmsten
Henrik

Alf Kjellin
David Nyström

Annalisa Ericson
Kaj

Georg Funkquist
Uncle Erland

Stig Olin
Ballet instructor

Mimi Pollak
Mrs Calwagen

Renée Björling
Aunt Elisabeth

Gunnar Olsson
Priest

Julia Cæsar
Maja

John Botvid
Karl

Douglas Håge
Nisse

Torsten Lilliecrona
Ljus-Pelle

Eskil Eckert-Lundin
Orchestrator at the theatre

Carl Ström
Sandell

Teknolojinin son sürat ilerlediği bir dönemde, insanlar üstesinden gelemeyecekleri hiçbir sorun olamayacağına inanmaya başlamışlardır. 'Titanic' adlı dev transatlantik ise, insanlığın doğaya karşı gövde gösterisi gibidir. Bu Düşler Gemisi'nin yolcuları arasında Avrupa'da birkaç yıl geçirdikten sonra Amerika'ya dönmekte olan, Jack Dawson adlı genç ve fakir bir ressam ile nişanlısı ve annesiyle Philadelphia'ya giden Rose DeWitt Bukater adlı zengin bir genç kız da vardır. İki genç şans eseri tanışacak, aralarındaki sınıf farkına aldırmaksızın birbirlerine yakınlaşacaktır. Yola çıkılmasından dört buçuk gün sonra, 10 Nisan 1912'de, Titanic iki saat kırk dakika süren ve sulara gömülmesiyle son bulan, hazin olayların başlamasına neden olacak buz dağına çarpacaktır.

Bekâr bir anne ile hapisteki bir adam arasındaki samimi mektuplaşma sayesinde kurulan sıra dışı bağ, her türlü olumsuzluğa rağmen bağışlanmanın, umudun ve aşkın kapısını aralar.

Jesse ile Celine çiftinin artık iki kızları vardır ve Paris'te birlikte yaşamaktadırlar. İkili bu süreçte bir yığın değişim yaşamış, çeşitli sürprizlerin yaşanacağı bir hayata doğru yelken açmıştır. Tüm sorunlara ve değişikliklere rağmen değişmeyen tek şey ise birbirlerine duydukları naif aşktır. Yunanistan'da geçirdikleri bir tatil günü, geçmişlerini muhakeme edip ilişkilerini masaya yatırdıkları, beklenmedik gelişmelerle dolu bir güne dönüşecektir.

İngiltere'den mektup yoluyla bulduğu bir erkek ile evlenmeye karar veren, konuşma problemleri olan bir kadın, küçük kızı ve de çok değer verdikleri piyanosunu da yanına alarak evleneceği kişi ile tanışmak için Yeni Zelanda'ya doğru yola çıkarlar. Evlendikten bir süre sonra yanlış bir seçim yaptığını kavrayan genç kadın, yerli halk ile kaynaşmayı başarmış bir beyaz ile piyanonun etrafında başlayan yakınlaşması tutkulu bir aşka dönüşecektir.

Sevilen romandan uyarlanan Son Gün Doğumu, kronik hastalığı olan üniversite öğrencisi Ry'ın, annesiyle Mallorca'ya yaptığı yaz tatilini konu alıyor. Ry, beklenmedik bir şekilde Julián'a âşık olup anı yaşamaya başlasa da kötüleşen durumu ve uzun süredir saklanan aile sırları, yaz bitmeden her şeyi altüst edebilecek bir tehdit oluşturur.

Val Xavier, a drifter of obscure origins, arrives at a small town and gets a job in a store run by Lady Torrence. Her husband, Jabe M. Torrance, is dying of cancer. Val is pursued by Carol Cutere, the enigmatic local tramp-of-good-family.

Brooklyn’de geçen filmde Leonard (Joaquin Phoenix) genetik problemler sebebiyle iptal edilen bir evliliğin ardından boşluğa düşen ve depresyonuyla savaşma çabası içinde olan bir insandır. Film sürecinde ailesinin tanıştırdığı ve evlenmesini arzuladığı iyi insan Sandra (Vinessa Shaw) bir yanda, problemlerle bezenmiş hayatıyla Michelle (Gwyneth Paltrow) diğer yanda. Bu iki kadının arasında kalan Leonard’ın gel-gitleri üzerine kurulu olan filmin konusu yabancı değil, fakat karakterlerin derinliği ve olay örgüsüyle diğer örneklerinden farklı değerlendirilmeyi hak ediyor.

Özgür ruhlu genç bir kadın olan Breezy, yaşlanan emlak satıcısı Frank ile otostop çeker. Onun sadece onu kullanmak istediğini hissederek onunla hiçbir ilgisi olmamasına çalışır. Ancak ondan kurtulmak o kadar kolay değildir ve zamanla aralarında bir bağ oluşur.

When Marie St. Clair believes she has been jilted by her artist fiance Jean, she decides to leave for Paris on her own. After spending a year in the city as a mistress of the wealthy Pierre Revel, she is reunited with Jean by chance. This leaves her with the choice between a glamorous life in Paris, and the true love she left behind.

19 yaşındaki Amerikalı Lucy, yakın zamanda intihar etmiş bir şair olan annesi Sara'nın Bohem ruhlu sanatçı arkadaşlarının arasında yaz tatili geçireceği Toskana'naya gelir. Buranın yerlilerinden fırlama bir delikanlı olan Niccolo, dört yıl önce Lucy'ye ilk öpücüğün heyacanını tattıran kişidir. İki genç tekrar yakınlaşırken; Lucy'nin evsahipleri olan Graysonlar, genç kızı bir sanatçı kolonisi haline getirdikleri kendi dünyalarına sokarlar. Böylece onun gençliği ve taze ruhundan beslenmeye başlarlar. Bu tazelik, orada tatilini geçiren konuklar arasında en çok Alex Parrish'IN ilgisini çekecektir. Ölümcül bir hastalığın son demlerini yaşayan bir yazar olan Alex, genç kızın çekiciliği ve yaşama sevincinden etkilenir.Yaz geçerken, Lucy Niccolo'nun bir kadın canavarı olduğunu öğrenecek, Alex'ten gereken hayat dersini alacak ve kimbilir belki de gerçek ve masum aşkı da yaşayacaktır! Tüm bunlar olurken annesi ve kendiyle ilgli bir kaç sırrın da gizemi çözülecektir elbet...

1941'de, 16 yaşındaki bir hevesli sanatçı ve ailesi, Stalin'in Baltık bölgesinin acımasızca parçalanması arasında Sibirya'ya sürüldü. Bir kızın sanat tutkusu ve bitmeyen umutları, tarihin sessizliğini kıracak.

Laura ve Simon, üniversiteden beri çok yakın arkadaştır. Yıllar içinde, bağlarının sadece platonikten ibaret olmadığını fark ederler. Peki, her şeyi riske atarak başından beri var olan bu aşkı keşfedebilirler mi ve keşfetmeliler mi?

Bir süre önce Diana adlı masum bir kadın, bulunduğu lokantada başlayan bir çatışmada kaza kurşunu sonucu hayatını kaybetmiştir. Diana'nın nişanlısı olan Joe bu acı olay sebebiyle Diana'nın anne babasının yanında yaşamaya başlar. Aile içinde bu trajeidiyi herkes içine atarak olmamış gibi göstermeye çalıştığı için, sorunlar başka şekilde dışarı vurulmaktadır. Yazar olan anne Jojo, artık yazamamakta, babası Ben ise herşeyi görmezden gelmeye çalışmaktadır. Bir taraftan eşinin nişanlısının katilinin ceza alması için çaba gösteren Joe da başka bir kadına ilgi duymaya başlar.

Amerikalı sinemacı bir çift, yazlarını Bergman'ın uzun süre yaşadığı İsveç'teki Farö adasında geçirmeye karar verir. Amaçları yeni filmlerinin senaryosunu yazmaktır ama günler geçtikçe senaryonun derinliklerinde hayalle gerçek iç içe geçmeye başlar.

New Hampshire'e yeni gelmiş Humbert aşık olduğu kişiye ulaşabilmek için büyük bir plan yapar; Charlotte Haze'la evlenecek ve böylece onun erken gelişmiş, güzeller güzeli kızına her zaman yakın olacaktır. Usta yönetmen ve yapımcı Stanley Kubrick cinsel tutkuları, Vladimir Nabokov'un romanını temel alarak keşfe çıkıyor. Kubrick, aynı konuyu 37 yıl sonra Eyes Wide Shut ile tekrar ele aldı...

"İngiliz Hasta", dört yabancının birbirinden farklı hayatlarının kesişerek içinden çıkılmaz bir hal aldığı; aşk, ihanet, entrika ve macera dolu destansı bir film... Hikayemizin çoğu, II. Dünya Savaşı'nın başlamasına yakın vurularak düşen bir uçaktan kurtulan, aklı hayatın sırları ve tutkularıyla dolu, bilinmeyen bir İngiliz hastanın gözlerinden anlatılmaktadır. Geçmişin ve şimdinin öyküleri gözler önüne serildikçe karakterler birbirlerine açılırlar ve iki aşk hikayesi ortaya çıkar. Mısır'dan sahra çöllerine yaptıkları tehlike dolu yolculukları, onları terkedilmiş bir İtalyan manastırında unutulmaz bir sonuca götürür...

Yeniyıl ile birlikte, 32 yaşındaki bekar bir kadın olan Bridget, artık kendi hayatının kontrolünü ellerine alması gerektiğini farkeder ve bir günlük tutmaya başlar. Artık yatağının başucunda duran en provokatif, erotik ve isterik kitap kendi yazdığı olacaktır.Kendine hakim olmaya çalışsa da kendini iki erkeğin arasına sıkışmış olarak bulur. Bir tanesi gerçek olamayacak kadar doğru, diğeri ise bir o kadar yanlış ama bu yüzden de doğru.

Fransız Xavier'in, İspanyolca öğrenmek için AB bursuyla Barselona’ya gidip, Avrupa’nın altı farklı ülkesinden gelen insanlarla kaynaştıktan sonra Paris'teki sevgilisinin yanına dönmesinin ardından 5 yıl geçmiştir. Artık hayalini kurduğu gibi bir yazar olmayı başardıysa da, kendini bir kez daha kaybolmuş hissetmektedir. Hem maddi hem de romantik cephede yaşadığı sıkıntılar onu önce Londra'ya, ardından Saint Petersbourg'a sürükler. Bu yolculuk, ona yıllar sonra bir kez daha işi, hayatı ve aşkı yeniden keşfetme imkanı tanıyacaktır.

The World to Come, izleyiciyi 1850 yılının New York’undaki bir taşra bölgesine davet ediyor ve izole bir yaşam süren toplulukta yaşayan iki kadının mücadelesini anlatıyor. Bu iki kadın, yaşamlarında var olduğunu bilmedikleri bir boşluğu doldurarak bir ilişkinin ilk adımlarını atar ve birbirlerine besledikleri tutku sonucunda hayatlarına yeni bir yön verirler.

İkinci Dünya Savaşı sırasında genç ve özgür ruhlu bir kadın olan Vera Philips, İskoç şair Dylan Thomas'a aşık olur. Thomas da Vera ile aynı duyguları paylaşmaktadır, ancak ortada bir sorun vardır. Thomas Caitlin MacNamara ile evlidir. İki kadın arasındaki rekabet birbirlerini tanımaya başladıkça dostluğa doğru evrilir. Vera artık onların evliliklerinin bir parçasıdır ve üçü de bu durumdan çok mutludur. Bu durum Vera'nın genç bir subay olan William ile evlenmesine dek sürer. William'ın aralarına katılmasını istemeyen Thomas'ın duyguları kıskançlığa doğru savrulur.
Daha iyi bir deneyim sunmak ve site trafiğini analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz.

0 Yorum
Yorum Yap
Yorumlar moderasyona tabidir